25 Temmuz 2026 Cumartesi

Beklentiler ve İyi Dilekler

 Beklentilerle dolu şu dünyada beklentisiz yaşamak mümkün mü?

Sevilmeyi , görülmeyi,takdir edilmeyi beklemeden yaşamak mümkün mü?

Kim öğretiti bize istemeyi ve olmadığında üzülmeyi.Bilmem ki hiç bilmeseydik üzülür müydük ?Yokluğunu, eksikliğini çeker miydik bunca şeyin.? 

Oysa en büyük yorgunluklar bundan değil mi olmasını bekleyip de olduramadıklarımız.Olmayacak çünkü kimse değişmez,değişmeyi kendisi istemedikçe ama genellikle bu mümkün de olmuyor.Çünkü herkes kendini güvende hissettiği ,alıştığı, bildiği halde kalmaktan yana hep çünkü daha iyisini deneyimlemeye cesareti yok.Daha iyi bir versiyonunu görmek değişmeye gücü yok.Bu yüzden neredeyse kişilere karşı ortaya koyduğumuz her beklenti hüsranla sonuçlanıyor.Bizi yoran ,tüketen bu işte ama bize asıl lazım olan şey kendimizle ilgili beklentimize kulak vermek ona çaba göstermek."Kendine iyi bak ,kendine dikkat et " gibi dilekler hep havada kalıyor.Bu iki dilek de yerini bulabilse çok anlamlı ama hiçbirimiz karşımızdakine yönelttiğimiz iyi niyetli dilekleri kendi adımıza kullanmıyoruz.

Kendine iyi bak , bakıyor muyuz? Hayır.Başkası bize iyi baksın,başkası bize iyi davransın ,başkasi bize dikkat etsin.Neden ki ? Mümkün mü? Olmadığını biliyoruz .Kimse bize bizden iyi bakamaz zaten baksa da göremez.Biz de kimseyi bilemeyiz ,anlayamayız ve degiştiremeyiz.Kimsenim özgür iradesine müdahale edemeyiz çünkü herkes kendine has bir yaşam deneyimi ile gelir .İyi ya da kötü ne olursa olsun bu hayat herkese özel deneyim alanı.Biz sadece seçim yapabiliriz.Olmak ya da olmamak.İyi / iyinin yanında olmak ya da olmamak , kötüyü/ kötülüğü seçmek ya da seçmemek .Evet doğrusu şu ki ,hayat bir seçim ,sadece bir seçim.

Hayat bazen bize seçim hakkı bile vermiyor da olabilir ama aslında bu da bize bir seçim hakkı doğurur.Hatta bu zorunlu seçmeli hayat hep biz kendimizin en iyi versiyonunu yaratalım diye didinip duruyor ta ki biz bu gerçeği kabul edip anlayana kadar..

Gerçek şu ki arkadaşımızı,eşimizi, işimizi, dostumuzu,yolumuzu seçebiliriz sadece ama olanı değiştiremeyiz..O yüzden değiştirmek yok ,değişmek var.O da istersen ,istersek ancak ,başka türlüsü mümkün değil.Sonuç olarak beklentisiz bir hayat zor gibi görünüyor olabilir ama mümkün.Sadece kendinde olanı gör,kendinde olanla üret, olabildigince yaşa ve hayatı değiştirmeden izle .O sana ihtiyacın olan her şeyi verecektir.


Bahar Baydan 

15 Şubat 2026 Pazar

Uyanış ve Kader

 Hepimiz yazılmış bir kader ile geldik dünyaya,bir sözleşme ile.Her ne yaşıyor olursak olalım hepimiz geçmiş yaşamda tarafımızca seçilmiş bir hikayenin içindeyiz.Tüm güzelikleri tüm zorlukları aynı paket içinde alıp geldik.Potansiyelimizde olan ne varsa onu ortaya çıkarmak ve işte haritamızdaki o KAD noktasına ulaşmak için çabalıyoruz aslında.Bilerek ya da bilmeyerek , şikayet ederek ya da kabul ederek hizmet ediyoruz o amaca.Eğer farkındalıklı bir hayat yaşayabilsek göreceğiz ki sorun olan tek şey kendi okyanusumuzun derinliğinde boğuluyor olduğumuzdur.Oysa çok tanıdık bir yerdeyiz her damlasını her katresini bildiğimiz bir yer ama yüzme öğrenmek istemiyor ya da bilsek de yüzmeye cesaret edemiyoruz.Biz bu dünyadan geçmiyoruz, dünya bizim icimizden geçiyor ve biz içimizden geçenlere anlam veremiyoruz.Olana ,bitene ,kalana, gidene duyuşsal tepkiler vererek çoğu zaman acı çekiyoruz.Bu beş duyu ile algıladığımız şeylerin ötesinde bir hayat var ,bir var var ,bir sen var.Kimse kimseye benzemiyor ,kimse bir duyguyu aynı şekilde deneyimlemiyor kimse aynı gözle bakıp aynı dilde dahi konuşmuyor.Bu farklılıklar icindeki farkındalıktır bizi benzersiz benzerliğe götürecek olan ve benzerlik arttıkça farklar bitecek eriyecek içimizde ve biz sadece kendimize bakıyor olacağız benzersizce.

Kendi yolumuzda kendimize hizmet ediyoruz her sebeple.Dünya koca bir yatak ,sen derin bir uykudasın farz et , kabuslar görüyorsun ve uyanmak için sarsılmaya ihtiyacın var .İşte tüm yaşadığın acıların sebebi bu..

UYANDIRILMAK..💫

20 Aralık 2025 Cumartesi

İNSAN,KOZMOS VE ASTROLOJİ





 Evrende var olan her varlık kendine has ve birbirini bütünleyici bir görev üzere gelir.Ama insan ,varoluşu ve hayat amacı ile  en ulvi olan varlıktır.İnsanın bu yüceliği onun tüm yaratılış hakikatini kendi özünde barındırmasından gelir.Fakat evrenin bu muazzam işleyişi içinde hayat amacını bulamamış insan arzu ettiği huzura ve mutluluğa ulaşamaz.Öncelikle anlam arayışı ile başlayan bu serüvende insan, evrene farklı bir gözle bakarken kendini de daha yakından tanımaya başlar.Bu tanış onu ,içte ve dışta yeni bir forma dönüştürür.Baktığı, duyduğu,hissettiği her şey yeniden anlam kazanır.İnsanın kendini tanıma , hayatı anlama gayreti içinde bana göre en güzel yollardan biri de astrolojidir.Çünkü kişinin doğum anında çekilmiş olan gökyüzü fotoğrafı yani doğum haritası bir nevi parmak izi gibidir.Bu sebeple içinde ,kişiye özel sırlar ve şifreler barındırır.Astroloji ;ne hissettiğimizi ,neye tepki verdiğimizi ve en önemlisi aslında ne yapmamız gerektiğini anlamak için gerekli en kadim ögretilerden biridir.Kendimizi ve çevremizi anlamak ve anlamlandırmak için hayatın bize sunduğu yollardan sadece biri belki ama bir yerden başlamak gerektiği aşikar.

Sevgiyle ve kendinizle kalın..

1 Kasım 2025 Cumartesi

Cadılar Bayramı Denilen Gerçek

 Cadılar Bayramı: Korku ve Eğlence Perdesi Altındaki Kadim Sırlar


31 Ekim: Takvim yaprağında sadece bir tarih, ama o gece dünyanın dört bir yanında bir fısıltı yayılıyor: Cadılar Bayramı (Halloween). Balkabağı fenerlerinin ürkütücü gülümsemeleri, tuhaf kostümler ve "Şeker mi, Şaka mı?" diye kapıları çalan çocuk sesleri... Peki, bu neşeli ve bir o kadar da tekinsiz görünen kutlamanın ardında yatan ne? Sadece popüler kültürün bir yansıması mı, yoksa binlerce yıllık kadim bir geleneğin hayaleti mi?

Benim için Cadılar Bayramı, yalnızca bir maske takıp eğlenmekten ibaret değil. Bu, hayatla ölüm arasındaki perdenin en inceldiği o anı anlama çabası. Tıpkı kışa hazırlanan doğa gibi, biz de bilinmeyene, karanlık olana bir göz atmaktan çekinmiyoruz.


Kökenlere Yolculuk: Samhain'in Fısıltısı


Cadılar Bayramı'nın kökeni, M.Ö. 4000'li yıllara, yani Hristiyanlıktan bile öncesine dayanıyor. Antik Keltlerin kutladığı Samhain Festivali'ne... İrlandaca'da "yaz sonu" anlamına gelen Samhain, Keltler için yeni yılın başlangıcıydı. 1 Kasım'dan önceki bu gece, yazın bitip kışın, yani ölüm ve karanlık mevsiminin başladığına inanılırdı.

Kelt inancına göre, bu gece ölülerin ruhları (iyi ve kötü), yaşayanların dünyasına geri dönerdi. Hasat toplanmış, yaşam bir süreliğine durulmuştu ve kışa girmeden önce, geçmişle hesaplaşma zamanıydı. Ruhlara görünmemek için insanlar maskeler ve kostümler giyerdi. Kötü ruhları uzak tutmak için de büyük şenlik ateşleri yakılırdı. Bugün balkabağına oyduğumuz o ürkütücü suratlar, aslında geçmişte bu kötü ruhları korkutup kaçırmak için kullanılan fenerlerin modern versiyonu.


🍬 "Şaka mı, Şeker mi?": Bir Değişim Hikayesi


Zamanla Hristiyanlığın Avrupa'da yayılmasıyla, Samhain'in izleri silinmeye çalışıldı. 1 Kasım, Azizler Günü (All Saints' Day) olarak belirlendi ve 31 Ekim ise onun arifesi anlamına gelen All Hallows' Eve adını aldı. İşte bugünkü Halloween kelimesi de buradan geliyor.

Kutlama, Amerika'ya göç eden İrlandalılar ve İskoçlar aracılığıyla taşındı. Popüler kültürün de etkisiyle bayram, dini ağırlığını yitirip daha seküler, daha eğlenceli ve tabii ki daha ticari bir hale dönüştü. Kapı kapı dolaşıp şeker toplama geleneği, eski Britanya'da yoksulların "ruh keki" toplaması ritüeline dayanıyor. Ancak bugün, bu tamamen eğlence ve paylaşma odaklı bir oyuna dönüştü: "Trick or Treat?" (Şeker mi, şaka mı?).


💡 Günümüzde Cadılar Bayramı: Kendi Perdemizi Aralamak


Bugün Cadılar Bayramı, bize bir geceliğine başka biri olma izni veriyor. Kimimiz en korkutucu kostümü giyerek içimizdeki karanlık yanı kucaklıyor, kimimiz de en yaratıcı maskeyle günlük hayatın monotonluğundan kaçıyor. Bu, aslında bir tür "kişisel dönüşüm" festivali.

Benim için bu bayram, yılın diğer günlerinde görmezden geldiğimiz, bastırdığımız korkularımızla yüzleşme ve onlarla dalga geçme fırsatı sunuyor. Hayatın ne kadar kısa, bilinmeyenin ne kadar heyecan verici olabileceğini hatırlatıyor.

Cadılar Bayramı bir gecelik bir kaçış, bir eğlence patlaması... Ama derinine bakarsak, o gece taktığımız maskelerin altında hepimizin kendine sakladığı, keşfedilmeyi bekleyen bir "öteki" olduğunu da fark edebiliriz.


Alıntıdır.

Karma Bir Ceza Değil

 KARMA Bir Ceza Değil Lütuftur


Karma bir ceza değil, ruhun zaman yolculuğuna rehberlik eden nazik bir denge yasasıdır.


Her düşünce,her eylem,her niyet bir dalga yaratır; kınamak için değil, öğrenmek için.


Karma, gerçeğin sabırlı öğretmenidir ve dünyaya gönderdiğimiz şeylerin sonunda intikam olarak değil,bir vahiy olarak döneceğini hatırlatır. Sevdiğimizin nerede daha fazla gelişmesi, anlayışımızın nerede fazla derinleşmesi ve bağışlamanın nerede fazla doğması gerektiğini bize gösterir.


Sevgiyle uyum içinde hareket ettiğimizde, tepki döngüsünden kurtulur ve yaratımın akışına dahil oluruz. Bilinçli yaşamaya başlarız;enerjimizin, sözlerimizin ve secimlerimizin evrene kutsal armağanlar olduğunun farkında oluruz. Karma artık bir zincir değil,bir aynadır, kendi imajımızı yargılamak yerine şefkatle yansıtır.


Ve karmanın ötesinde, lütuf vardır. Acıyla yeterince anlayış kazandığımızda bizi karşılayan lütuftur. "Affedildin, özgürsün"diyen fısıltı gibidir. Lütuf, karma bağladığı düğümleri çözerek bizi daha yüksek sevgi ve farkındalık haline kavuşturur. Kazanılan bir şey değil, hatırlanan bir şeydir; kalp nihayet onu alabilecek kadar genişlediğinde akan ilahi merhamettir.


Nihayetinde karma bir ceza değil,eve dönüş yolculuğudur;ruhu şefkatle büyümeye davet eden gerçeğin nazikçe açığa çıkmasıdır. Ne kadar acı verici olursa olsun,her ders kılık değiştirmiş bir sevgidir; bizi tepkiselliğin ötesine geçmeye ve kim olduğunuzu hatırlamaya teşvik eder. Öfke yerine inancı sectigimizde,eski kalıplar sabah ışığında sis gibi kaybolur. Sonra lütuf gibi gelir; kazanılmış bir şey olarak değil, hatırlamış bir şey olarak. Çünkü kalbin dingilliğinde tüm borçlar dengelenir ve tüm ruhlar özgürleşir.


Alıntıdır 



Alice Harikalar Diyarında : Ezoterik Masallar

 Alice Harikalar Diyarında: Bilinçaltının Labirenti ve Benliğin Dönüşümü


Alice Harikalar Diyarında masalı, sadece bir çocuk fantezisi değil, aynı zamanda bilinçaltının karmaşık labirentlerine yapılan bir yolculuk, spiritüel uyanışın ve benliğin sürekli dönüşümünün metaforudur. Alice'in macerası, bize gerçekliği sorgulamayı, kalıpların dışına çıkmayı ve kendi içsel diyarımızı keşfetmeyi öğretir.

1. Beyaz Tavşan ve Tavşan Deliği: Davet ve Bilinçaltına İniş

Masal, Alice'in merakının peşinden giderek Beyaz Tavşan'ı takip etmesiyle başlar. Beyaz Tavşan, spiritüel yolculukta bizi bilinmeyene çağıran içsel bir daveti veya sezgisel bir kılavuzu temsil eder. Tavşan Deliği ise, bilinçaltına açılan kapıdır, rüya alemlerine, bilinçdışının derinliklerine yapılan bir inişi sembolize eder. Bu, metafizik olarak sıradan gerçekliğin ötesine geçme ve ruhsal bir inisiyasyonun başlangıcıdır.

2. Küçülme ve Büyüme: Ego'nun Çözülüşü ve Yeniden Yapılanma

Harikalar Diyarında Alice'in sürekli olarak küçülüp büyümesi, ego'nun çözülüşünü ve benlik algısının dönüşümünü temsil eder.

Küçülmek: Dış dünyanın (geleneksel gerçekliğin) gücünü ve kendi kişiliğimizin sınırlamalarını fark ettiğimiz, egomuzun küçüldüğü anlardır. Bu, kişisel gelişimde mütevazılık ve yeni durumlara uyum sağlama gerekliliğini gösterir.

Büyümek: İçsel potansiyelimizi ve gücümüzü keşfettiğimiz, egomuzun sağlıklı bir şekilde yeniden yapılandığı anlardır. Bu süreç, kimlik krizlerini ve kendini yeniden tanımlama süreçlerini sembolize eder.

3. Çılgın Karakterler: Arketipler ve Bilinçaltı Sesler

Harikalar Diyarındaki her karakter Çılgın Şapkacı, Mart Tavşanı, Kedi ve Kraliçe  psikolojik olarak bilinçaltımızın farklı arketiplerini ve parçalarını temsil eder:

Çılgın Şapkacı ve Mart Tavşanı: Mantıksızlığı, kaosu, toplum normlarının dışına çıkmayı ve içimizdeki "çılgın" veya yaratıcı yanları temsil eder.

Cheshire Kedisi: Gizemli, bilgelik dolu ama aynı zamanda kaybolan, benliğin esrarengiz ve değişken yönüdür. "Hepimiz deliyiz burada," sözü, insan doğasının paradoksal yapısına işaret eder.

Kupa Kraliçesi: Gölgemizin öfkesini, otorite figürlerine karşı çıkışımızı ve mantıksız kontrol arzusunu temsil eder.

Bu karakterler, Alice'in (ve bizim) kendi içsel dünyamızın farklı yüzleriyle yüzleşmesini ve onları anlamaya çalışmasını sağlar.

4. Mantığın Sınırları ve Sezgisel Uyanış

Harikalar Diyarı, mantığın ve nedenselliğin işlemediği bir yerdir. Burası, sezgisel bilginin ve spiritüel uyanışın önem kazandığı bir alandır. Alice, burada, zihninin alışık olduğu düzenin dışına çıkarak, yeni bir bakış açısı ve varoluş biçimi geliştirmek zorunda kalır. Bu, ezoterik olarak aydınlanma yolunda eski inanç sistemlerini terk edip, daha yüksek bir anlayışa ulaşma sürecidir.

Sonuç: Kendi Kuralını Yaratmak

Masalın sonunda, Alice'in Kraliçe'nin saçma mahkemesine karşı çıkarak uyanması, gerçek benliğin gücünü yeniden kazanmasını ve dışsal otoritelere (bilinçaltının çarpık inançları) karşı duruşunu sembolize eder. Alice, kendi içsel dünyasının kurallarını kendisi belirleyebileceğini öğrenir.

Alice Harikalar Diyarında, bize kendi içsel derinliklerimize dalmaktan korkmamayı, gerçekliğin çok boyutlu olduğunu kabul etmeyi ve en büyük dönüşümün kendi içimizde başladığını hatırlatır.

Sizin içinizi gıdıklayan Beyaz Tavşan kim? Onu takip etmeye hazır mısınız?



Alıntıdır.

Rapunzel: Ezoterik Masallar

 Rapunzel: Kuledeki İçsel Benlik ve Özgürlüğe Uzanan Saçlar


Rapunzel masalı, fiziksel bir hapis hikayesi olmanın ötesinde, her birimizin hayatının bir döneminde deneyimlediği izolasyon, kısıtlama ve kendi gücümüzü geri alma mücadelesini anlatır. Bu, kişisel gelişim yolculuğumuzda, bizi dünyadan ayıran içsel kulelerimizden nasıl çıkacağımızın haritasıdır.

1. Kule: İzolasyon ve Kısıtlanmış Potansiyel

Rapunzel'in kapatıldığı penceresiz kule, psikolojik olarak kendi kendimizi hapsettiğimiz alanları, korkularımızla ördüğümüz sınırları veya dış dünyanın etkilerinden korunma amaçlı yarattığımız izolasyonu temsil eder. Kule, aynı zamanda bir tür bekleme alanıdır; bir genç kızın, kendi potansiyelini (uzun saçları) dış dünyaya açığa vurmadan önce olgunlaşmak zorunda kaldığı bir içsel sığınaktır. Kulede olmak, spiritüel olarak dünyevi karmaşadan çekilip, kendi iç sesimizi dinlemeye zorlandığımız, inzivaya çekilme anlarını sembolize eder.

2. Cadı (Gothel): Kontrolcü Gölge ve Baskıcı Güç

Cadı Gothel, kuledeki hayatı zorunlu kılan figürdür. Ezoterik ve psikolojik açıdan Cadı, kurban bilincini besleyen, kişinin gelişimini ve özgürleşmesini engelleyen kontrolcü Gölge tarafımızı veya hayatımızdaki toksik, baskıcı enerjileri temsil eder. O, Rapunzel'in (Işık/potansiyel) dünyaya açılmasından korkar, çünkü bu, kendi gücünü (Cadı'nın sonsuz gençliği) kaybetmesi anlamına gelecektir. Gothel, bize, içimizdeki büyümeyi durduran, "yeterince iyi değilsin" fısıltılarıyla bizi kulede tutan seslerdir.

3. Uzun Saçlar: Canlılık, Bağlantı ve Spiritüel Güç

Rapunzel'in pencereden aşağı saldığı altın sarısı saçları, hikayenin en önemli metafizik sembolüdür:

Yaşam Gücü ve Potansiyel: Saç, kadim kültürlerde dişil gücü, canlılığı ve ruhsal enerjinin akışını temsil eder. Rapunzel'in saçları, onun kısıtlanmış olmasına rağmen kaybolmayan, hatta dış dünyaya açılan tek bağlantısı, yani spiritüel potansiyelidir.

Bağlantı Kurmak: Saçlar, dışarıdaki Prens (Yüksek Benlik veya kurtuluş arzusu) ile kuledeki içsel benlik arasında kurulan fiziksel ve ruhsal köprüdür. Bu, kişisel gelişimde kulemizden çıkmak için içsel gücümüzü (saçlarımızı) kullanarak bir bağlantı kurmamız gerektiğini gösterir.

Sonuç: Gözyaşları ve Kutsanmış Uyanış

Rapunzel'in Cadı tarafından saçlarının kesilmesi ve çöle sürülmesi (Büyük Sınav), arınma ve özgürleşmenin acı dolu bedelidir. Masalın sonunda Prens'in kör olması (geçici karanlık) ve Rapunzel'in gözyaşlarının Prens'in gözlerini iyileştirmesi, çok derin bir spiritüel anlam taşır. Gerçek sevgi ve şefkatten dökülen gözyaşları, kahramanın en saf ve dönüştürücü enerjisidir. Bu, sadece dışarıdan bir kurtuluş değil, aynı zamanda kurban psikolojisinden çıkıp, kendi iyileştirici gücünü (gözyaşları) keşfetme anıdır.

Rapunzel, bize, en karanlık kısıtlamalarımızda bile içsel gücümüzün ve potansiyelimizin bir çıkış yolu yaratacağını öğretir.

Sizin kuleye kapattığınız potansiyeliniz ne? Onu dünyaya indirmeye hazır mısınız?



Alıntıdır .


Beklentilerle dolu şu dünyada beklentisiz yaşamak mümkün mü?

 Beklentilerle dolu şu dünyada beklentisiz yaşamak mümkün mü?

Sevilmeyi , görülmeyi,takdir edilmeyi beklemeden yaşamak mümkün mü?

Kim öğretiti bize istemeyi ve olmadığında üzülmeyi.Bilmem ki hiç bilmeseydik üzülür müydük ?Yokluğunu, eksikliğini çeker miydik bunca şeyin.? 

Oysa en büyük yorgunluklar bundan değil mi olmasını bekleyip de olduramadıklarımız.Olmayacak çünkü kimse değişmez,değişmeyi kendisi istemedikçe ama genellikle bu mümkün de olmuyor.Çünkü herkes kendini güvende hissettiği ,alıştığı, bildiği halde kalmaktan yana hep çünkü daha iyisini deneyimlemeye cesareti yok.Daha iyi bir versiyonunu görmek değişmeye gücü yok.Bu yüzden neredeyse kişilere karşı ortaya koyduğumuz her beklenti hüsranla sonuçlanıyor.Bizi yoran ,tüketen bu işte ama bize asıl lazım olan şey kendimizle ilgili beklentimize kulak vermek ona çaba göstermek."Kendine iyi bak ,kendine dikkat et " gibi dilekler hep havada kalıyor.Bu iki dilek de yerini bulabilse çok anlamlı ama hiçbirimiz karşımızdakine yönelttiğimiz iyi niyetli dilekleri kendi adımıza kullanmıyoruz.

Kendine iyi bak , bakıyor muyuz? Hayır.Başkası bize iyi baksın,başkası bize iyi davransın ,başkasi bize dikkat etsin.Neden ki ? Mümkün mü? Olmadığını biliyoruz .Kimse bize bizden iyi bakamaz zaten baksa da göremez.Biz de kimseyi bilemeyiz ,anlayamayız ve degiştiremeyiz.Kimsenim özgür iradesine müdahale edemeyiz çünkü herkes kendine has bir yaşam deneyimi ile gelir .İyi ya da kötü ne olursa olsun bu hayat herkese özel deneyim alanı.Biz sadece seçim yapabiliriz.Olmak ya da olmamak.İyi / iyinin yanında olmak ya da olmamak , kötüyü/ kötülüğü seçmek ya da seçmemek .Evet doğrusu şu ki ,hayat bir seçim ,sadece bir seçim.

Hayat bazen bize seçim hakkı bile vermiyor da olabilir ama aslında bu da bize bir seçim hakkı doğurur.Hatta bu zorunlu seçmeli hayat hep biz kendimizin en iyi versiyonunu yaratalım diye didinip duruyor ta ki biz bu gerçeği kabul edip anlayana kadar..

Gerçek şu ki arkadaşımızı,eşimizi, işimizi, dostumuzu,yolumuzu seçebiliriz sadece ama olanı değiştiremeyiz..O yüzden değiştirmek yok değişmek var.O da istersen istersek ancak ,başka türlüsü mümkün değil.Sonuç olarak beklentisiz bir hayat zor gibi görünüyor olabilir ama mümkün.Sadece kendinde olanı gör,kendinde olanla üret, olabildigince yaşa ve hayatı değiştirmeden izle .O sana ihtiyacın olan her şeyi verecektir.


Bahar Baydan 


27 Ekim 2025 Pazartesi

Kimsenin Doğrusu Senin Hakikatin Olmasın

 "Kimsenin kendi doğrusu senin hakikatin olmasın."

Spiritüel yolda en tehlikeli tuzaklardan biri, “doğruyu buldum” yanılgısıdır.

Oysa farkındalık, kesinlikte değil; merakta, sorguda, açıklıkta doğar.

Spiritüel farkındalık bir varış değil, bir dönüşüm sürecidir.

Ve bu süreçte insanlar kendi yaşadıklarını “tek gerçek” sanabilir.

Kimisi meditasyonla bulur, kimisi acının içinden geçerek, kimisi secde ederken.

Kimisi ışığı görür, kimisi karanlığın dilini öğrenir.

Oysa evrenin gerçeği tek bir formda değil, binlerce biçimde tezahür eder.

Kimsenin deneyimi senin bir ölçün olamaz.

Birinin mucizesi senin dersindir,

birinin acısı senin ilhamındır.


Bir başkası enerjilerden, meleklerden, ışıklardan bahseder…

Sen henüz sadece sessizliği hissedersin.

Ya da tam tersi o hiçbir şey görmez ama sen görürsün.

İşte bu fark, birinin önde ya da geride olduğunu değil,

ruhsal yolların çeşitliliğini anlatır.

Kendini ararken başkalarının yaşadıklarına hayran olma, kıyaslama da, hepimizin yolu ayrı.


Spiritüel deneyimler, evrensel bir haritanın kişisel yollarıdır.

Kimi gözlerini kapatarak bulur hakikati,

kimi yaşamın tam ortasında kalabalığın içinde.

Ve her biri doğrudur, kendi için.


O yüzden kimsenin doğrusu senin hakikatin olmasın.

Dinle, ama körü körüne inanma.

Oku, ama kendi sezgini susturma.

Çünkü en gerçek rehber, dışarıda değil,

kendi kalbinde fısıldayandır.

Gerçek bilgelik, her fikre açık olabilmek ama hiçbirine körü körüne teslim olmamaktır.

Dinle, gözlemle, ilham al ama kendi sezgine sadık kal.

Ruhun neye hazırsa, evren sana onu gösterecektir.


Hakikat bir başkasının anlatısında değil,

senin sessizliğinde saklıdır.

Ve onu bulduğunda, artık kims

enin doğrusu seni yönlendiremez..


Alıntıdır.

Şifalanma Yolculuğu

 Duygusal Enerjinin Bedenimizdeki İzleri Hastalıklar Birer Mesajcıdır

Bedenimiz, yaşadığımız her duygunun bir yankı odasıdır. Uzun süre bastırdığımız, görmezden geldiğimiz ya da ifade edemediğimiz her duygu, enerjisini birikim noktasına çevirir. Bu birikimler, zamanla fiziksel rahatsızlıklara ve hastalıklara dönüşebilir.

Psikosomatik Bağlantı:

 * Öfke ve Bastırılmış Agresyon: Genellikle karaciğer, safra kesesi ve sindirim sistemi sorunlarıyla ilişkilendirilir. Yüksek tansiyon ve eklem rahatsızlıklarına zemin hazırlayabilir.

 * Korku ve Kaygı: Böbrekler, mesane ve bağışıklık sistemi üzerinde baskı yaratır. Kronikleşen kaygı, sindirim bozukluklarına (irritabl bağırsak sendromu) ve sürekli yorgunluğa yol açabilir.

 * Keder ve Üzüntü: Akciğerler ve solunum yolları ile doğrudan ilişkilidir. Kronikleşmiş yas, bronşit, astım veya bağışıklık sisteminin zayıflaması şeklinde kendini gösterebilir.

 * Suçluluk ve Değersizlik: Genellikle sırt, omuz ve bel ağrıları olarak ortaya çıkar. Beden, taşıdığımız duygusal yükün ağırlığını fiziksel olarak ifade eder.

 * İfade Edilemeyen Duygular: Boğaz çakrasının bloke olmasıyla ilişkilendirilir; tiroid sorunları, boyun tutulmaları ve sürekli ses kısıklığı gibi sorunlara neden olabilir.

Hastalık, bedenin sana gönderdiği, dikkatini duygusal bir tıkanıklığa çekmek isteyen yüksek sesli bir mesajdır. Amacı seni cezalandırmak değil, dengelenmeye ve iyileşmeye çağırmaktır.

Şifalanma Yolculuğu:

Bedenini dinlemeyi öğren. Hangi organının, hangi duygu tarafından tetiklendiğini fark et. Şifa, sadece semptomları tedavi etmekten değil, o duygusal düğümü çözmekten geçer. Psikoloji, spiritüel farkındalık ve mistik bilgelik, bu bağlantıları anlamanın anahtarıdır.

Unutma: Duygusal iyileşme, fiziksel iyileşmenin başlangıcıdır.


Alıntıdır.

Kendi Haline Bırak

 Her şeyi kontrol etme arzusu, hemen bir çözüm bulma telaşı, çoğu zaman berraklığı değil, daha büyük bir kaosu beraberinde getirir.


Bulanık suyun durulması için gereken tek şey zamandır. Tortuların yavaşça dibe çökmesine izin vermek, her bir parçanın kendi yerini bulmasını beklemek... Bu, sadece fiziksel bir olgu değil, aynı zamanda ruhsal bir arınma sürecidir. 


Zihnimizi rahat bıraktığımızda, endişelerin, korkuların ve yargıların yavaşça yerini bulduğunu, suyun berraklaştığını görürüz.


Hayatta da böyledir, bazı sorunlar aktif çözümlerden ziyade, dingin bir bekleyişi gerektirir. Öfkenin dinmesini beklemek, yanılgıların açığa çıkmasına izin vermek, kalp kırıklıklarının iyileşmesi için zaman tanımak... Bunlar, bulanıklığın kendiliğinden dağılmasını sağlayan, içsel bir olgunlaşma sürecidir. 


Kendi haline bırakmak, pasif kalmak anlamına gelmez, aksine, duruma güvenmek, evrenin döngülerine inanmak ve her şeyin bir zamanı olduğunu kabul etmektir.


Her fırtınanın ardından güneş açar ve her bulanıklığın sonunda berraklık belirir. Önemli olan, o geçiş anında telaşa kapılmadan, suyun kendiliğinden durulmasını bekleyecek kadar güçlü ve bilge olmaktır. Çünkü bazen en iyi çözüm, hayatın kendi mucizesini gerçekleştirmesine izin vermektir.


 “Bulanık su, en iyi kendi haline bırakıldığında durulur.”


Alıntıdır.

Kırgınlık İlahi Bir Çağrıdır

 “İnsanlar beni kırıyor” diyorsan, önce sessizce sor kendine:

“Bu kadar kırılacak egoyu nerede biriktirdim?”


Çünkü ruh kırılmaz…

O saf, zamansız ve bütündür.

Kırılan, sahiplenendir.

“Ben” diyen, “haklıyım” diyen, “benimle ilgili” sanan o ince kabuktur kırılan.


Ego, kırıldıkça güçlenir;

çünkü her sarsılışta varlığını kanıtlamak ister.

“Bak işte, beni üzdüler!” der — ve sen yine ona inanırsın.

Oysa ruhun, bu oyunu çoktan çözmüştür.

O bilir ki kimse kimseyi kırmaz…

Sadece herkes kendi içindeki yarayı görünür kılmak için birbirine aynalık eder.


Her kırıldığında dur…

İçine bak.

O sızının kaynağına.

Orada, geçmişin bir anısı, unutulmuş bir değersizlik duygusu, ya da sevilmeme korkusu saklıdır.

Onu fark et, sar, kabul et.

Çünkü her fark ediş, egonun bir katmanını çözer.

Ve her çözülüş, seni yeniden “bir” olana yaklaştırır.


Kırgınlık, aslında İlahi bir çağrıdır:

“Yeniden hatırla, sen bu beden, bu hikâye, bu isim değilsin.”

Ve işte o anda, kırılmanın içinden bile bir nur sızar.

O nur, senin öz ışıgındır…

Ve sen onu hatırladığında, artık kimse seni kıramaz.


Alıntı:Uğur Narlıdere

26 Ekim 2025 Pazar

Mithras'ın Kökeni ve Tarihsel Gelişimi

 




Mithras, Antik Arilerin yüzyıllarca inandığı, Güneş ışığıyla ilişkilendirilmiş bir tanrıdır. Hint ve İran mitolojilerinde önemli bir yere sahip olan Mithras, daha sonra Roma İmparatorluğu'nda "Mithras Gizemleri" olarak bilinen gizemli bir kült haline gelmiştir.


Mithras'ın Kökeni ve Tarihsel Gelişimi:


 * Antik Ari Dönemi: Mitra (Sanskritçe) veya Mithra (Avestaca) olarak bilinen bu tanrı, antik Arilerin en eski yazılı kaynaklarından biri olan M.Ö. XIV. yüzyılın sonlarına ait metinlerde geçmektedir. Hintlilere ait Rigveda ve Zerdüşt'ün Avesta'sında da adı anılır.




 * İran ve Zerdüştlük: İran'da Zerdüşt öncesi, Zerdüşt dönemi ve Zerdüşt sonrası dönemlerde farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Zerdüşt sonrası dönemde Avesta'nın "Yeşt" bölümüne eklenen Mithra Yeşt'te, Ahura Mazda tarafından yaratıldığı, bin kulağı ve on bin gözü olduğu belirtilir. Bu dönemde Hurşid (Güneş) en yakın arkadaşı olmuş, Raşnu (adalet) ile bağlantılı olarak "ayrılan ruhlar" için yargıçlık görevi üstlenmiştir. Aynı zamanda "geniş otlakların tanrısı" olarak sulara hükmeden Aredvisura Anahita ile ilişkilidir.




 * Roma İmparatorluğu'na Yayılımı (Mithraizm): Mithras kültü, İran'dan çıktıktan sonra Babil'e ulaşmış ve burada Şamaş ile birleştirilmiştir. Roma İmparatorluğu'na gelişi, farklı dönemlerde yaşanan savaşlar sonucu, özellikle Kiliyalı korsanlar ve tüccarlar aracılığıyla gerçekleşmiştir. M.S. 1. ve 4. yüzyıllar arasında Roma'da oldukça yaygınlaşmış, özellikle askerler, aristokratlar ve tüccarlar arasında popüler olmuştur. Roma'nın önemli limanlarından Ostia'da 15'ten fazla Mithraeum (Mithras tapınağı) bulunması, bu yayılımın bir göstergesidir.




Mithras'ın İnanç Sistemi ve Ritüelleri:




 * Gizem Dini: Mithraizm, doğası gereği son derece gizli bir kulttur. Yazılı kaynakları çok azdır ve çoğu bilgi arkeolojik kazılardan elde edilmiştir. Dinsel törenleri gizli ve dışarıya tamamen kapalıdır.




 * Yer Altı Tapınakları (Mithraeumlar): Ayinler genellikle yer altında, mağaralarda veya tapınaklarda (mithraeumlar) gerçekleştirilirdi. Bu tapınaklar genellikle penceresiz, uzun ve dar odalardan oluşurdu.




 * Yedi Aşama: Sadece erkeklerin kabul edildiği bu dine katılanlar yedi aşamadan geçmekteydi. Her bir aşama Merkür'den Satürn'e bir gezegeni sembolize ediyordu. En üst seviye yedi olarak belirlenmişti.




 * İnisiyasyon (Erginlenme) Törenleri: Mithraizm'e kabul için belirli önemli günlerde veya yılda bir defa törenler düzenlenirdi. Katılmak isteyen kişiler oylamadan geçerdi. Kabul edilenler 7 haftalık, 12 ağır ve ölümcül sınavdan geçmek zorundaydı. Günahlarından arınmak için kan olduğu tahmin edilen bir sıvı dolu havuza girip çıkarılır, ardından yerde oyuk mezar şeklindeki çukurlara yatarak "yeniden doğuş" adı verilen bir olay gerçekleştirilirdi. Bu sayede kişinin geçmiş günahlarından arınmış olduğuna inanılırdı. "Mithras benim tacım!" diyerek aydınlanmaya ulaştıklarına inanılırdı.




 * Kozmoloji ve Astronomi: Mithras kültü, astrolojik eğilimler ve gök cisimlerinin dünya üzerindeki etkisiyle bağlantılıdır. Mithrasçıların hepsi astronom olarak kabul edilirdi. Öğretisi dünyanın yaratılışı üzerinedir ve evreni kontrol eden tanrı olarak bilinir.




Mithras'ın İkonografisi ve Sembolleri:




 * Boğa Kurban Etme Sahnesi (Tauroctony): Mithraizm ile ilgili en çok tasvir edilen sahne, Mithras'ın bir boğayı kurban etmesidir. Bu sahnede Mithras, boyun eğdirdiği bir boğanın üzerinde tasvir edilir.




 * Meşale Tutan Figürler: Mithras'ın tasvirlerinde, biri aşağı, diğeri yukarı bakan birer meşale tutan iki yardımcı figür bulunur. Bu figürlerin ilkbahar ve sonbaharı, yani güneş ışınlarının artışı ve azalışını sembolize ettiği düşünülür.




 * Frig Şapkası: Mithras, başında Frig şapkasıyla betimlenir.




 * Güneş Işınları: Mithras'ın başından Güneş ışınlarını andıran çizgiler çıkar.




 * Aslan Başlı Figür: Karmaşık ve yorumlanması zor bir diğer sembolik görsel, bazen gövdesi bir yılan tarafından sarılmış aslan başlı bir çizim veya heykeldir.




Mithras Kültünün Sonu:




M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda Roma İmparatorluğu'nda etkili olan Mithraizm, M.S. 4. yüzyılda Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte önemini kaybetmiş ve yasaklanmıştır. Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte birçok Mithraeum tahrip edilmiş ve kapatılmıştır.




Zerzevan Kalesi ve Mithras:




Diyarbakır'ın Çınar ilçesindeki Zerzevan Kalesi'nde yürütülen kazılarda, Mithras dinine ait 1900 yıllık yer altı tapınağı (Mithraeum) ve gizli ayinlere katılanların konakladığı alanlar bulunmuştur. Burası, Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırındaki ilk ve dünyada bulunan son Mithras kutsal alanı olması açısından büyük önem taşımaktadır. Zerzevan Kalesi'ndeki keşifler, Mithras gizemlerinin anlaşılmasına büyük katkı sağlamaktadır.


Alıntıdır.

Göbeklitepe'nin Gizemi





Göbeklitepe’nin Sırları ve Süleyman Mabedi


Göbeklitepe, yalnızca insanlık tarihine dair bilineni değiştirmekle kalmadı; aynı zamanda çözülmeyi bekleyen sayısız gizemiyle bir bilmeceye dönüştü. En dikkat çekici unsurlardan biri, bu antik tapınakta yer alan kapısız odalar. Bu odaların amacı neydi ve içinde ne saklanıyordu? İlginç bir şekilde, benzer bir yapı Süleyman Mabedi’nde de bulunuyor. Peki, bu benzerlik ne anlama geliyor?


Kapısız Odaların İşlevi Nedir?


Göbeklitepe’deki kapısız odalar, belirli bir gizemi sembolize ediyor olabilir. Bu odalara insanlar fiziksel olarak değil, yalnızca ruhani bir şekilde erişim sağlayabiliyor olabilirler. Yani, bu odalar “tanrıların odası” olarak tasarlanmış olabilir. Belki de eski insanlar, bu mekanları ilahi güçlerle iletişim kurma alanı olarak kullandılar.


Teoriler

▪️Ruhani Geçiş Kapıları 

Odaların kapısız oluşu, yalnızca ruhların veya mistik varlıkların erişimine açık olduğunu simgeliyor olabilir. Bu, tanrıların ya da doğaüstü güçlerin mekânda serbestçe dolaşmasını ifade eden bir tasarım olabilir. 


Bilgi ve Gücün Saklandığı Yerler

▪️Göbeklitepe’nin kapısız odalarının içinde, o döneme ait çok önemli bilgiler veya kutsal objeler saklanmış olabilir. Bu bilgiler insanlığa yol gösterecek sırlar veya kayıp bir teknolojinin anahtarı olabilir. 

▪️Kozmik Bağlantı 

Kapısız odaların antik çağda başka bir boyutla bağlantı kurmak için kullanıldığı teorisi, eski uygarlıkların gökyüzüyle ve evrenle derin bir bağlantı kurduğu fikrini destekliyor.


▪️Süleyman Mabedi ile Gizemli Bağlantılar

Süleyman Mabedi’nde bulunan “Kutsalların Kutsalı” adlı bölüm, yalnızca yılda bir kez başrahibin girmesine izin verilen, tamamen ilahi bir alan olarak kabul ediliyordu. Bu odanın tasarımı, Göbeklitepe’nin kapısız odalarını hatırlatıyor. Her iki yapının da ilahi güçlerle bir bağlantı noktası olduğu fikri, bu iki yapının kültürler arasında aktarılan mistik bir bilgiye dayandığını düşündürüyor.


▪️Gizemleri Derinleştiren Detaylar⛓️‍💥Göbeklitepe’nin Geometrisi 

Kapısız odalar, tapınağın spiral düzenine uyacak şekilde tasarlanmış olabilir. Spiral sembolizmi, ruhun yolculuğunu veya enerji akışını temsil ediyor olabilir. Süleyman Mabedi’nde de benzer bir geometrik derinlikten söz edilir. 


▪️Ortak Evrensel Bilinç Göbeklitepe ve Süleyman Mabedi gibi yapılar, insanlığın o dönemde ortak bir kozmik bilince sahip olduğunu gösterebilir. Bu bilincin, insanlar arası kültürel alışverişle mi yoksa başka bir şekilde mi aktarıldığı ise büyük bir soru işareti. 

▪️Kaybolan Bilgeler ve Uzaylı Teorileri 

Bu iki yapıdaki odaların, insanüstü bir varlık tarafından inşa edildiği ya da en azından yönlendirildiği teorisi, bu mekanların uzaylılarla bağlantılı olabileceğini düşündürüyor. Göbeklitepe’nin yapımında kullanılan teknolojik bilgi ve Süleyman Mabedi’nde kullanılan kutsal tasarım, bu teoriyi destekleyen ipuçları sunuyor.


Kapısız Odalar Ruhani Bir Çağrı mı?

Göbeklitepe’nin kapısız odalarıyla Süleyman Mabedi’nin “Kutsalların Kutsalı” bölümü arasında mistik bir bağ kurulabilir. Belki de bu odalar, “ilahi bilgiyi yalnızca seçilmiş olanlara sunan” birer semboldür. Göbeklitepe’deki bu odalar, insanın tanrıya ulaşma arzusunu ve bilinmezi keşfetme çabasını temsil ediyor olabilir. Aynı şekilde, Süleyman Mabedi de yalnızca ruhani bir liderin erişebildiği bu alanıyla, aynı amaca hizmet ediyor olabilir. 


Sonuç olarak, Göbeklitepe ve Süleyman Mabedi, insanoğlunun maddi dünyanın ötesindeki bilinmeyene olan ilgisinin ve ilahi bir bağ kurma çabasının güçlü sembolleridir..


1.Bu kapısız odalar, evrenin sırrını saklayan anahtarlar olabilir mi?

2.Belki de bu odalar, boyutlar arası geçişler için kullanılan portallar mıydı? 

3.Eski uygarlıklar bizden sakladıkları bu sırları, teknolojik ve ruhani ilerleme için mi kullandılar?

Alıntı

Kız Kulesi Efsanesi

 


Kız Kulesi’nin Hikayesi


İstanbul Boğazı’nın kalbinde, Üsküdar sahilinden yaklaşık 200 metre açıkta, küçük bir ada üzerinde zarif bir kule yükselir: Kız Kulesi.

Bu kulenin güzelliği kadar, ardındaki efsane de insanı derinden etkiler — aşk, kader ve hüzünle dolu bir hikâye...


-Eski Efsane


Rivayete göre Bizans döneminde yaşayan bir imparator, çok sevdiği bir kızı varmış.

Bir gün bir kahin, imparatora korkunç bir kehanette bulunmuş:


> “Majesteleri, kızınız on sekizinci yaş gününde bir yılanın ısırığıyla ölecek.”

İmparator bu sözleri duyunca dehşete kapılmış.

Kızını korumak için, karadan tamamen uzak, denizin ortasında bir taş kule yaptırmış.

Kızını oraya yerleştirmiş; yiyeceği, hizmetçileri, her şeyiyle birlikte…

Böylece prenses, dış dünyadan tamamen kopuk bir şekilde yaşamaya başlamış.


 Kehanetin Gerçekleşmesi


Yıllar geçmiş, prenses büyümüş.

On sekizinci yaş gününde, imparator kızına bir sepet taze meyve göndermiş — sevgisini göstermek için.

Fakat kaderden kaçış yokmuş...

Sepetin içine küçük bir yılan gizlenmişti.

Prenses sepeti açtığında yılan onu ısırmış ve genç kız, kaderin dediği gibi, oracıkta ölmüş.

 Anlamı ve Sembolü


O günden sonra kuleye “Kız Kulesi” adı verilmiş.

Bu kule, bir babanın kızına olan sevgisinin ve kaçınılmaz kaderin sembolü haline gelmiş.

Bazı anlatılara göre prensesin ruhu hâlâ gün batımında kulenin çevresinde dolaşır, babasını bekler...



Gerçek Tarih


Tarihî olarak Kız Kulesi’nin temelleri M.Ö. 5. yüzyıla kadar uzanır.

Önce denetim noktası ve gümrük istasyonu olarak kullanılmış,

daha sonra Bizans İmparatoru Manuel Komnenos tarafından savunma kulesi olarak yeniden inşa edilmiştir.

Osmanlı döneminde ise fener, karantina istasyonu ve nihayetinde gözlem kulesi olarak görev yapmıştır.

Günümüzde ise restore edilip, restoran ve kafe olarak halka açılmıştır.

Boğazın ortasında, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan büyüleyici bir simge olarak yaşamını sürdürmektedir.


Alıntıdır 

25 Ekim 2025 Cumartesi

SIKINTI İNSANI ÜRETKEN YAPAR

 SIKINTI ÜRETKEN YAPAR 

Çok ama çok ilginç bir tespit 👍

Meksika’da çölde yetişen bir tür kaktüs var.

Bu kaktüsün yapraklarında ipeksi bir iplik var ve ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılır.

Bir gün bir iş adamı bu kaktüslere yatırım yapmaya karar verir. 

Büyük bir fabrika yapar. 

Kaktüsleri orada daha çok daha bol yapraklı yapmak için her türlü fedakarlığı yaparlar, kaktüsleri bol vitaminler ve zenginleştirilmiş gıdalar gübrelerle beslerler.

Çabaları sonuç verir, daha iri ve yaprakları daha büyük ağaçlar elde ederler.

Sıra yaprakların içindeki iplikleri toplamaya gelir. İlginç bir olayla karşılaşırlar; hemen hemen tüm kaktüslerde bu iplikler kaybolmuş! 

Yapraklar daha iri olmuş ama içlerindeki iplikler kaybolmuş.

Buna bir türlü anlam veremezler ve iş adamı büyük bir zararla fabrikayı kapatmak zorunda kalır, ama olayı sebebini öğrenmek ister ve bu merak sorunun peşini bıraktırmaz. 

Sonuçta Amerikalı bir bitki biyoloğu ile anlaşır.

Bitki biyoloğu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir-iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar.

Raporda şu ifade yer alır:

“…bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.

Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsinizdir…. “

Çocuk yetiştirirken, eğer ona kötülük yapmak istiyorsanız her istediğini verin.

Eğer iyilik yapmak istiyorsanız, bırakın sıkıntılarını kendisi çözsün.


Sıkıntı varsa sıkıntı yoktur 

Sıkıntı yoksa sıkıntı vardır 



ALıntıdır..

PABUCU DAMA ATILMAK DEYİMİNİN HİKAYESİ

 


PABUCU DAMA ATILMAK DEYİMİNİN HİKAYESİ

Osmanlı döneminde ayakkabıcılık büyük bir ustalık gerektirirdi. Her usta kendi yaptığı ayakkabının arkasında durur, işine titizlikle yaklaşırdı. Ancak bazen kötü malzemeden yapılan ya da kısa sürede yırtılan ayakkabılar müşteri tarafından geri getirilirdi. Bu durumda, hatalı ayakkabının sahibi olan ustanın pabucu, dükkânının damına atılırdı. Bu hem bir uyarı hem de esnaf arasında bir utanç göstergesiydi. Dükkanların çatılarına bakarak o semtte hangi ustanın iyi, hangisinin zayıf olduğunu anlamak mümkündü. Çatısında az ayakkabı olan, düzgün ve sağlam iş yapan usta saygı görür; çatısı eski, yırtık ayakkabılarla dolu olan ise güven kaybederdi. Bu yüzden “pabucu dama atılmak” deyimi, zamanla “gözden düşmek”, “önemini kaybetmek” anlamında kullanılmaya başladı. Bugün hâlâ biri işini kaybettiğinde, yerine başkası tercih edildiğinde ya da toplumda değerini yitirdiğinde “senin pabucun dama atıldı” deriz. Aslında bu söz, Osmanlı’daki ayakkabıcıların ahlâk ve ustalık anlayışından günümüze kalan, hatayı görünür kılan bir geleneğin dilimize yerleşmiş hâlidir.

Alıntıdır.

19 Ekim 2025 Pazar

Son Perde-ŞİİR


Artık gülümsüyorum 

Her şeye ve herkese 

Tüm kalbimde yer açıyorum 

Bana bahşettiğin 

O sonsuz sevginle 

Tüm oyuncular sahneyi terk etti 

Acılar,sancılar,suçlar,suçlular

Hepsi tutuştu aşkın alevinde 

Sadece bir kül kaldı 

Sebepler tükendi söz bitince

Bir kul kaldı yokluk içinde 

İşte şimdi bahar oldu mevsim 

Yazdan kıştan yarından habersizim 

Sessiz sedasız kendimden geçmişim 

Yersiz, yurtsuz, kimsesiz sadece sana aidim

Sana kaldım ,hep sana..

Yenildim hep, yine sana.

Saraylar buldum  viranelerde Çevirdin yüzümü gizli bahçelerine

Biz bizeyiz anladım.

Tut elini,âna gidelim

Sahne hazır ,

Tüm oyuncular toplandı suretinde 

Bu son perde,

Ve şimdi oyun kendinden kendine 

Seni izlemek ne hoş 

Senin gözlerinle..

Hürüm Şimdi- ŞİİR

 




Her cismin sureti siliniyor hafızamdan 

Gölgeler uç uca eklenip karışıyor aslına 

Unuttum yolları ,kitapları, satırları 

Bilmek dedikleri usulca eriyor aklımın kıyısında 

Her şey yeni şimdi 

Her şey ilk günkü gibi,

İlk an,ilk bakış, ilk sözcük,ilk nefes 

Hayat, olmadığı kadar hayat şimdi

En çok kendime borçluyum 

Kimseden alacaklı olmadım

Kusuruyla kusursuz bir dünyada

Kimselere dargın kalamadım 

Bıraktım olurların peşini 

Olmazlardan uzak umutlara dek,

Hürüm şimdi..


Bahar Baydan 



Mutluluğun Tarifi yok- ŞİİR




Mutluluğun bir tarifi yok 

Belki bir fotoğraf karesi

ya da her ânı resmeden

Bir sanatçının zarif elleri 

Yaşama dair,

Ve nefes gibi 

Tüm boşlukları dolduran 

Yorumsuz,

Sadece yorumsuz 

Ve perdesiz bir göz ile 

Kendini görebilme yetisi 

Kendini,

Yansıyan tüm suretlerle

Baktığın her şeyde..


Bahar Baydan




Beklentiler ve İyi Dilekler

 Beklentilerle dolu şu dünyada beklentisiz yaşamak mümkün mü? Sevilmeyi , görülmeyi,takdir edilmeyi beklemeden yaşamak mümkün mü? Kim öğreti...